24 Mayıs 2008 Cumartesi

Kuş Halkalama Çalışmaları ve Ulusal Halkalama Programı

HALKALI BİR KUŞ BULURSANIZ: Lütfen,
  • Halkanın üzerindeki adres ve numarayı,

  • kuşu nerede ve hangi tarihte bulduğunuzu,

  • tanıyabiliyorsanız türünü,

  • kuşu ölü mü yoksa canlı mı bulduğunuzu,

  • kuşun nerede ve ne zaman halkalandığını size de bildirmemiz için adınızı ve adresinizi yazınız.

  • Daha sonra bu bilgileri ringing@kad.org.tr adresine göndererek Kuş Araştırmaları Derneğiyle iletişime geçiniz. Halkalı bir kuş gördüğünüzde lütfen kuşu yakalamaya çalışmayınız!




Halkalama çalışmaları, ornitoloji (kuş bilimi) araştırmalarında çok önemli bir yer tutmaktadır. İlk kez 1889 yılında , Danimarkalı H.D. Mortensen tarafından Sığırcıklar üzerinde denenen bu yöntem günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde yaygın bir şekilde uygulanmaktadır.

Her yıl Avrupa’da 3,8 milyon kuş halkalanmakta ve dünyada bugüne kadar 70 milyon kuşun halkalandığı tahmin edilmektedir. 100 yılı aşkın bir süredir yaygın bir şekilde uygulanan bu yöntem sayesinde, dünyada hiçbir canlı grubu için varolmayan, çok değerli bir bilgi kaynağı oluşmuştur.

Halkalama Çalışmaları Nasıl Yapılır?

Palazlanmamış yavru kuşları yuvada halkalayabilmemize rağmen, erişkin kuşları çeşitli yöntemlerle yakalamak gerekir. Halkalama çalışmalarında kuşları yakalamak için kullanılan en yaygın yöntem yaklaşık 300 yıl kadar önce Japonya’da keşfedilen sis ağlarıdır. Kuşların, çok ince, siyah, naylon iplikten yapılan bu ağları görmesi neredeyse imkansızdır. Bu nedenle, sis ağlarının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte halkalama çalışmaları bütünüyle hız kazanmış ve yapılan çalışmaların verimliliği artmıştır.

Kuşları yakalamak için sis ağların yanısıra, kafesler (özellikle kıyı kuşları için), canon ağları, balçatri (özellikle yırtıcı kuşlar için) ve Helgoland adı verilen büyük ağ sistemleri gibi farklı teknikler de kullanılır.

Kuşlar yakalandıktan sonra özel pensler yardımıyla ayaklarına halka takılır. Türlerin ayak kalınlıklarına uygun olarak farklı çaplarda halkalar kullanılır ve dünya çapında standarttır. Halkalar genellikle alüminyum ya da magnezyum-alüminyum alaşımıdır. Bu nedenle çok hafiftirler ve kuşların normal davranışlarında bir değişiklik yaratmazlar. Tüm markalama ve tekrar yakalama çalışmalarında temel kural, kullanılan markanın kuşun beslenme, çiftleşme, göç etme ve av olma olasılıklarında bir değişiklik yaratmaması gerektiğidir. Halka takıldıktan sonra özel rehber kitaplar yardımıyla kuş üzerinde çeşitli incelemeler ve ölçümler yapılır. Kuşun türü, yaşı, cinsiyeti belirlenir; kanat uzunluğu, ağırlığı, yağ ve kas miktarı gibi çeşitli ölçümler yapılır ve sonuçlar standart kayıt formlarına kaydedilir. Daha sonra bilgisayar ortamına aktararak istatistiksel değerlendirmeler yapmak mümkündür. Halkalanan ve ölçümleri yapılan kuşlar ise tekrar özgürlüklerine kavuşurlar.

Her halka üzerinde ayrı bir kod numarası ve her ülke için standart bir adres yazılıdır. Kod numarası bireylerin tanınması, adresleri ise tekrar yakalanan ya da ölü bulunan, halkalı bir kuşun hangi ülkede halkalandığının anlaşılabilmesi için önemlidir. Bu adres sayesinde, kuş ölü bulunduysa halkası ya da tekrar yakalandıysa kuş ile ilgili bilgiler ilk halkalandığı ülkedeki merkeze ulaştırılabilir. Örneğin, 1999 yılında, Hatay Belen Geçidi’nde avcılar tarafından bir dernek üyemize verilen halkanın, üzerindeki adres ve kod numarası sayesinde, Polonya’da o yıl halkalanmış bir Küçük Orman Kartalı yavrusuna ait olduğu öğrenilebilmiştir. Sizler de halkalı bir kuş bulursanız lütfen Kuş Araştırmaları Derneği ile iletişime geçiniz. O sayede belki o güne kadar bilinmeyen bir göç yolunun ortaya çıkarılmasına ya da o türün korunmasına katkıda bulunabilirsiniz.

Halkalama Çalışmalarının Amaçları

Halkalama çalışmalarının ilk başladığı yıllarda, temelde kuş göçlerinin ve dağılımlarının araştırılması amaçlanmıştır. Yıllar boyunca göç üzerine yoğunlaşan çalışmalar sonucunda özellikle Avrupa-Afrika arasında göç eden bir çok kuş türü için göç rotaları, kışlama alanları ve göç takvimleri belirlenmiştir. Göç ile ilgili bu çalışmalar son yıllarda daha çok göçmen kuşların korunmasına yönelik projelere ışık tutmaktadır. Çalışmalar sonucu elde edilen veriler sayesinde, kuş türlerinin habitat çevrelerini ortaya çıkarmak, göç yolları üzerinde konakladıkları dinlenme ve beslenme alanlarını öğrenerek korumada öncelikli bölgeleri belirlemek ve türlerin farklı göç stratejilerini ortaya çıkararak, türlere göre farklı koruma önlemleri geliştirmek de mümkün olmaktadır. Ayrıca, yağ ve kas miktarlarının ölçülmesi ve kuşların göç yolları üzerindeki farklı istasyonlarda yinelenen bu ölçümlerin karşılaştırılması sonucunda, kuşların göç sırasında karşılaştıkları fizyolojik problemler de anlaşılmaktadır.

Türkiye’de Kuş Halkalama Çalışmaları

Birçok kuş türü için önemli göç yolları üzerinde bulunmasına rağmen Türkiye’de bugüne kadar düzenli ve kapsamlı halkalama çalışmaları gerçekleştirilememiştir. Özellikle Kızılırmak, Göksu ve Çukurova deltaları başta olmak üzere değişik bölgelerde kısa dönemli halkalama çalışmaları yurtdışından gelen araştırmacılar tarafından yapılmıştır.

Ulusal düzeyde ilk halkalama programı için girişimler, Kuş Araştırma Derneği tarafından Mayıs 2001’de başlatılmıştır. Pilot düzeyde halkalama çalışmaları ODTÜ Biyoloji Bölümünün de katılımıyla başlamış ve yıl içinde 42 türden 362 kuş halkalanmıştır.

Ayrıca, halkalama çalışması yapmak isteyen kuş gözlemcileri ve araştırmacıları için derneğimiz tarafından teorik halkalama kurslarının düzenlenmesi planlanmaktadır. Web sayfamız üzerinden yapılacak duyurular yoluyla bu kursları takip edebilirsiniz.

Kuşların Evrimi 1-2

Yeryüzünde bizimkine nazaran çok uzun bir geçmişe sahip olan kuşlara,insanlık tarihi boyunca mitolojik figür, sanat esini, barış, güç, bilgelik sembolü olarak rastlamamız, kuşların insanlar için salt besin kaynağı olmamış olduğuna işaret eder. Ikarus’u hatırlarsak, kuşların birçok hikayenin kaynağında yer almalarının nedeni beklide insanlığa hayranlık veren uçma yetenekleridir.


Yine de kuşlarla ilgili en sürükleyici hikayenin, zaman tünelinde milyonlarca yıl geriye giderek kuşların ve uçuşun kökenine dair ipuçları arayan paleontologlarca yaşandığını söylemek herhalde abartılı olmaz.

Canlıların kökenine, birbirleriyle olan evrimsel akrabalıklarına ilişkin bilimsel çalışmalar çok sayıda fosilin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kuşlara özgü yapılar olan tüylere ve içi boş, süngerimsi dokusu olan hassas kemiklere fosil kayıtlarında nadiren rastlanabilmesi, bu uzun ve karanlık tünelde cılız bir ışıkla çalışmak anlamına gelmiş çoğu kez.

Uçuşun son derece sınırlayıcı fizyolojik ve anatomik talepleri olması sonucunda kuşlar,çok yüksek bir metabolizmaya ve çok sınırlı bir aerodinamik morfolojiye sahip olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tüylerin altında anatomik olarak çok benzerlik gösteren kuşların sınıflandırılmasının ancak bir ya da birkaç belirleyici özelliğe dayanması, benzeştiren evrimin belki de en büyük yanıltmacalarını uçmanın getirdiği bu kısıtlamalar içinde yaratmış olmasıyla birleşince, kırlangıçlar ve sağanlar örneğindeki gibi birçok yanlış sınıflandırmayla karşılaşılmış. Kuşların yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, Mesozoic çağda sürüngen atalardan evrimleşmiş olduğu tüm bilim dünyasınca kabul edilse de, tam olarak hangi dönemde ve hangi sürüngen kolundan evrimleştikleri günümüzde internet tartışma gruplarının bile konusu olan bir soru işareti. Münh yakınlarındaki Bavyera Bölgesinde bulunan kireçtaşı, 1793’te litografi tekniğinin bulunmasından sonraki daha ayrıntılı kazılar sırasında içinde tek bir tüy fosiline rastlanmasıyla birlikte bilim dünyasında hareketli günler başlamış oldu. Yaklaşık 6 cm. boyundaki bu tek tüy, sürüngenlerin hakim olduğu dönemde kuşların yaşadığına dair bir kanıttı ve üstelik asimetrik yapısıyla modern zaman kuşlarının uçuş tüyleriyle benzerlik gösteriyordu. Bu fosil tüyün bulunuşunun üzerinden birkaç ay geçmemişti ki Hermann von Meyer bu kez tüyleri olan, sürüngenvari bir hayvanın iskeletinin eksiksiz bir fosilinin bulunduğunu bildirdi şaşkınlığı dinmemiş biyoloji çevrelerine. Bu fosil de yine aynı bölgede bulunmuştu ve yine Jurrasic dönemine aitti. Bir karga büyüklüğündeki Archaeopteryx fosili, uzun, kemikli sürüngenvari kuyruğundan çıkan tüyleri, uzamış ön uzuvları, asimetrik tüylerle kaplı kanatları, 3 hareketli, kıvrık parmağı, köprücük kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş lades kemiği ve dişleriyle iki yüksek hayvan grubunun, sürüngenlerin ve kuşların arasındaki bir ara forma, dolayısıyla evrime işaret ediyordu. Zaten Charles Darwin de, sadece 2 yıl önce basılmış olan ve ‘doğal seçilim yoluyla evrim’i anlattığı ‘Türlerin Kökeni’ adlı kitabında tam da böylesi ara formların var olduğunu varsayıyordu.

Bundan sonraki dönemde de 7 ayrı Archaeopteryx fosili bulundu. Son Archaeopteryx fosili dışındaki fosiller de kimi araştırmacılar tarafından, özellikle boyutlarındaki farklılıktan dolayı, ayrı tür olarak gösterilmişlerse de, milyonlarca yıl önce yaşamış kuşların tür ve cins sınırlarını belirlemenin güç olması nedeniyle bu görüşler genel olarak kabul edilmemiş ve günümüzde tüm Archaeopteryx fosilleri bir cins altında ele alınarak tür bazındaki savlar soru işareti olarak kalmıştır.

KUŞLARIN EVRİMİ 2

1861 yılında Almanya’nın Bavyera bölgesindeki Jura dönemine ait kireçtaşında bir asimetrik tüy fosilinin bulunması, kuşların sürüngenler Çağı’ndan beri var olduklarının kanıtı olarak büyük bir heyecanla karşılanmıştı. Günümüzde paleontologların çoğu, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunda hemfikir. Yazılan bir çok kitap ve makalede kuşların atasının dinozorlar olduğundan söz edildiğini ve dünyanın önde gelen bir çok müzesinin dinozor bölümlerinin bu görüş düzenlendiğini görmek mümkün


Kuşların kökeni ile ilgili kuramlardan bir tanesi, Archaeopteryx fosilleriyle Teropod dinozorlar arasında homolog olduğu düşünülen benzerlikler nedeniyle, kuşların atasının dinozorların bu kolu olduğu yönündeydi. Teropod dinozorlarla kuşlar arasındaki tüm sonradan edinilen benzerliklerin benzeştiren evrimden kaynaklandığını ve Teropod dinozorların kuşların atası olmayacak kadar özelleşmiş olduklarını söyleyen tekodont ata teorisi ise, kuşların atasının teropod dinozorlardan önce yaşamış ilkel bir sürüngen olduğunu savunuyordu.

Uçuşun Kökenine Dair

Kuşların atasının hangi hayvan kolu olduğuna ve kuşların bu atadan kaç milyon yıl önce ayrıldığına ilişkin araştırmalar ve tartışmalar, doğal olarak tüylerin ve uçuşun kökeniyle yakından ilgilidir. Kuşların en karakteristik özelliği olduğu düşünülen tüyler, omurgalı derisinin en karmaşık türevidir. Morfolojik bir harika olarak tanımlayabileceğimiz tüyler, çok karmaşık yapıları ve sayısız işlevleri olması bakımından çok zengin bir evrimsel geçmişe işaret ederler. Tüylerin bir şekilde sürüngen pullarından evrimleştiği genel olarak kabul edilirken, sürüngen pulundan karmaşık yapıdaki tüye kadar olan evrimsel basamaklarda hangi yapıların ortaya çıktığı ve bu yapıların canlıların çevreye uyumunda nasıl bir değere sahip olduğu konusunda yıllar içinde birçok farklı görüş ortaya atılmıştır. Tüylerin, uçuş dışında, yalıtımdan kamuflaja ve kur davranışına kadar kuşların yaşamında büyük önem taşıyan pek çok işlevi vardır. Ancak kuşkusuz uçuşla ilgili/aerodinamik özellikler tüylerin birincil işlevidir. İlkel sürüngen atanın pullarının hangi işlev doğrultusunda evrim geçirerek ilkel tüylere dönüştüklerini ve buna bağlı olarak uçuşun kökenini açıklamaya çalışan iki temel kuram vardır. Bunlardan ilki uçuş evriminin yerde başladığını savunur. Bu kuramı destekleyenlerin çoğu, kuşların iki ayaklı teropod dinozorlardan geldiğini savunan araştırmacılardır. Kuşların atasının teropod dinozorlardan daha ilkel olan tekodontlar olduğunu savunanlar ise, uçuş evriminin ağaçta başladığını savunurlar. İlkel sürüngenvari kuş atasının ağaçta yaşamış olduğunu varsayan teoriye göre, sürüngen pullarında oluşacak her bir küçük değişiklik (uzama ve çatlama) bu hipopetik canlının aerodinamiklerinin gelişmesi olacaktı. Bu ilkel atanın sürüngen pulları karmaşok yapıdaki uçuş tüylerine dönüşürken, önceleri yerçekiminin sağladığı enerjiyi kullanarak ağaçtan ağaca süzülen canlının süzülme yeteneği zamanla gelişecek, manevra gereği ortaya çıktıkça da kanat ve kuyruk tüyleri karmaşık bir yapıya doğru evrim geçirecekti. Uçuş evriminin yerde başladığını savunan teori ise, tüylerin öncelikle ısı düzenleyici olarak evrildiğini varsayıyordu. Dr değişle, kuşlarda görülen sıcakkanlılığın uçuştan önce evrimleşmiş olması gerektiğini savunuyordu. 1969 yılında bazı dinozor türlerinin sıcakkanlı olmuş olabilecekleri yönünde görüşü ilk kez ortaya atan ve günümüzün ünlü teropod-ata savunucusu olan John Ostrom’un önderliğindeki bu teoriye göre, kuşların teropod atasındaki ilkel tüyler önce ısı yalıtımını sağlamıştı. Aktif, sıcakkanlı, koşarak avlanan bu etçil yırtıcı dinozorların tüylerle kaplanacak ön uzuvları, onların böcek ve benzeri avlarını ağızlarına doğru süpürmelerini sağlayacaktı. Bu ilkel atanın avı peşinde koşarken ani manevralar yapabilmesi ya da avcılardan kaçarken tepelerden aşağı süzülebilmesi de modern, gelişmiş kanat ve kuyruk tüylerinin evrilmesiyle gerçekleşecek ve böylelikle ilk olarak ısı yalıtımı sağlama yönündeki evrilmiş olan tüyler sonradan aerodinamik işlevler doğrultusunda evrimlerini tamamlayacaklardı.

Dört Kanatlı Kuş

Çin’de bulunan 125 milyon yıl öncesine ait 4 kanatlı bir dinozorun fosili, kuşların ağaçlardan atlayarak uçmaya başladıkları tezini doğruluyor. Kuşların dinozorlardan geliştiği teorisi üzerine tartışmalar daha gerçekçi bir temele oturmaya başladı.


Tüylü dinozorlar, kanatsız kuşlar... Pekin’deki Bilim Akademisi’nden paleontolog Xing Xu bu derece tuhaf bir dinozorla karşılaşacağını ummuyordu. Aslında bu fosilin ait olduğu tür olan Microraptor 2000 yılında gündeme gelmişti; Microraptor 60 cm.’lik boyuyla, orta boylu (1-7 m.) leşçiler olan dromaeozorların en küçüğüydü. Ancak bu kez, Xu’nun Microraptor gui olarak tanımladığı fosil, kuzenlerinde var olan tüylü liflerini sergilemekle kalmayıp, aynı zamanda gerçek anlamda kuşlara ait tüyleriyle iki kanatlı değil tam dört kanatlıydı! Çinli ekibin bulduğu 125 milyon yıl öncesine ait fosil bilim dünyasına bomba gibi düşerken aynı zamanda bir taşla iki kuş da vurmuş oldu; söz konusu fosil, kuşları dromaezorlarla ilişkilendirdiği gibi şimdiye kadar bilinen ancak bu kadar kesin olarak kanıtlanmamış olan Ğ aynı zamanda dört kollu yapının kuş ile dinozor arasındaki ‘eksik halka’ olduğunu da ortaya koydu. Xu, kısa kanatları, tırnakları ve uzun kuyruğuyla bu ara türün ağaçlarda yaşayan ve uçan bir canlı olduğunun anlaşıldığını kaydediyor. Microraptor gui kuşların uçuşunun kökeniyle ilgili tartışmalara son noktayı koyacak mı?

Tartışmanın başlangıcı

Bu tartışmanın başlangıcı, 1861’de Almanya’da Solnhofen’de Archaeopteryx’in (Arkeopiterisk) bulunduğu günlere uzanıyor. Archaeopteryx sivri dişler ve dinozorlara özgü uzun bir kuyruğun dışında tüylerle kaplı kanatlara ve ağaç dallarını kavrayabilecek pençelere sahipti. Jura Dönemi’nin sonunda 148 milyon yıl önce yarı sürüngen yarı kuş bu türün varlığı kuşların sürüngen özelliklerini ortaya koyuyor ve böylece evrim teorisyenlerinin zaferini ilan etmiş oluyordu. Ancak evrim kuramcıları bu tuhaf hayvanın gökyüzünü nasıl fethettiğini açıklayamıyorlardı. Fransız Ulusal Bilimler Akdemisi’nden (CNRS) paleontolog Eric Buffetaut Archaeptreyx’i keşfettikten sonra kuşların ağaçların tepelerinde süzülerek uçmaya başladıklarının varsayıldığını kaydediyor.

Karadan mı, ağaçlardan mı?

Fransız paleontolog doğada, ağaçlarda yaşayan ve süzülerek uçan pek çok hayvan bulunduğunu kaydederek Archaeopteryx’in ilkel kanatlarıyla, uçma kaslarının bağlı olduğu göğüs kemiğinin eksikliğinin hayvanın kanatlarını düzgün bir biçimde çırpmasıyla ilgili hiçbir kanıt sunmadığını belirtiyor. Bu tartışmaların yapılmasının üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra 70’li yıllarda Amerikalı paleontolog John Ostrom Archaeopteryx’le ilgili yeni bir sav ortaya attı. Ostrom’a göre Archaeopteryx Kretase Dönemi’nin sonunda ortaya çıkan güçlü iki ayaklı koşucular dromaeozorlarla büyük benzerlikler içeriyordu. Amerikalı paleontoloğun hipotezi şuydu: Aktif avcı olarak geliştirdikleri metabolizmalarını korumak amacıyla tüylerle kaplı dromaeozorlar kollarını böcek avlamak için file gibi kullanmışlardı. Uzun vadede de bu fileler kanat uçlarına dönüşüp daha hızlı koşmalarını ve daha sonra da daha büyük sıçrayışlar gerçekleştirmelini sağladı. Böylece kanat karadaki zıplamadan doğmuş oldu.

Hayalden gerçeğe

70’li yıllarda ortaya konulan bu teori bilim adamlarını ikna etmeyi başardı... Ta ki Microraptor gui keşfedilene kadar... Ya da daha doğrusu varlığı kanıtlanıncaya kadar! Nitekim, bu hayvan 1915 yılında Amerikalı kuşbilim uzmanı William Beebe tarafından hayal edilmişti. Eric Buffetaut Çinli araştırmacıların betimlediği hayvanın kendisine paleontoloji kitapçığında gördüğü eski bir çizimi hatırlattığını kaydederek şunları ekliyor. ‘Resim, Beebe tarafından Tetrapteryx olarak adlandırılan ilginç, dört kanatlı bir kuşu betimliyordu. Resmi çizen kişi, sürüngenlerle kuşlar arasındaki bir türü anlatıyordu . Kendisi, güvercin gibi yaygın olarak görülen kuşların yavrularının uyluk kemiğini kaplayan tüyleri inceleyerek bu evrimsel ara türü tasarladı. Beebe bu türde, kuşların atalarında var olan arkaik ‘pelvis tüyü’nün varlığını görüyordu. Berlin’de saklanan Archaeopteryx’in en güzel türüyle ilgili bir fotoğraftaki pelvis tüyleri de bu varsayımı doğrulamış oldu.

Henüz kesin yanıt yok

Kuşların atası gerçekten de, William Beebe’nin öngördüğü, Xing Xu’nun da ortaya koyduğu gibi ağaçlarda süzülen bir canlı mıydı? Bu soruya kesin bir yanıt vermek kolay değil. Her şeyden önce, Archaeopteryx’in Microraptor’dan en az 15 milyon yıl önce yaşadığını bilmek gerekiyor. Peki, nasıl oluyor da, evrim geçirmiş bir türden sonra arkaizme rastlanıyor? Eric Buffetaut paleontolojide bu durumun son derece yaygın olduğunu belirterek, örneğin foisl koleksiyonşlarının kazayla yok olması halinde gelecek kuşaklara sadece Homo erectus’la günümüzdeki ilkel primatlardan Malezya maymununun iskeletlerinin bırakılabileceğini belirterek, bu durumda birincisinin ikincisinden önce ortaya çıktığı sonucuna varmanın da mümkün olamayacağını kaydediyor. Jura Dönemi’ne ait fosillerin azlığı paleontolojideki bu klasik ‘göz yanılsamasını’ daha da ciddi hale getiriyor.

Çok sayıda 4 kanatlı var

Kansas Üniversitesi’nden evrim biyolojisi profesörü Richard Prum Archaeopteryx ile Microraptor’un tüyleri arasındaki büyük benzerliği karşısında ön kanatlarının tek ve ortak bir köke sahip olduklarını varsaymanın yanlış olmayacağını söylüyor. Prum’a göre, bu konuda araştırılması gereken nokta bu iki türün ortak atalarının dört elli olup olmadığıdır. Amerikalı profesör, evrim tarihinin iki kanadını kaybetmiş dört kanatlı organizmalarla dolu olduğunu, ancak iki kanatlı olup da sonradan yeni kanat edinmiş olanlara şimdiye kadar rastlanmadığını ifade ediyor. Zooloji profesörü ve kuş uçuşları uzmanı Jeremy Rayner ise daha temkinli davranarak, dromaeozorların tüylerinin yol açtığı devrimin yeni türlerin gelişimini teşvik ettiğini, evrimsel ‘deneyler’in de bu nokta göz önüne alınarak sıralanması gerektiğini belirtiyor.

Morötesiyle kanıtlama

Archaeopteryx Beebe’nin tezini doğrulayacak mı? Berlin’deki Doğa Traihi Müzesi’nden David Unwin, Microraptor fosilini incelediğini ve arka ayakların yakınında potansiyel tüylerin varlığını gördüğünü kaydederek, ancak bağlantı yerleri görünmediğinden bu tüylerin ayaklara mı yoksa kanatlara mı ait olduğunu kestiremediğini ifade ediyor.

Bu durumda Beebe, hayal kurmuş olabilir mi? David Unwin hayal olduğuna inanmadığını belirterek 19. yüzyıl sonlarına ait bir çizimin pelvis tüylerini daha belirgin gösterdiğini, Beebe’nin başka çalışmalarının da buna işaret ettiğini kaydediyor. Unwin, fosil pek çok işleme tabi tutulduğu için bazı izlerin silinmiş olabileceğini daha kesin bulgular için morötesi ışınlarda incelenmesi gerektiğini kaydediyor. Archaeoptreyx’in başka sırlar da içerebileceği varsayılarak tartışmalar biyomekanik alana taşınmış bulunuyor. Nedeni ise, dört kanatlı bir hayvanın omurgalılarda bir ilk olması.

Benzetim gerek

Hayvan gerçeğe uygun gözükse bile Jeremy Rainer dikkatli konuşuyor: ‘Xing Xu’nun betimlediği gibi karınla dik açı oluşturan ön kanat dromaeozorlar ve kuşlardaki eklemler hakkında bildiklerimizle uyuşmuyor.’ Oysa Kaliforniya, Berkeley Üniversitesi’nde Paleontoloji Müzesi’nde görevli biyoloji profesörü Kevin Padian’a göre ara tür tezini kanıtlamak için bu uyumun olması gerekiyor. Pedian, pelvis kanadının ön kanada paralel bir konumda olmaması halinde düz bir uçuş sağlayamayacağını, en fazla paraşüt görevi üstleneceğini ifade ediyor.

Amerikalı uzman, bu canlının alttaki uzuvların eklemlerinin dinozor ve kuşlarınkinden farklı olması halinde uçma evrimine hiçbir katkı sağlamayacağını çünkü hiçbir kuşun arka ayaklarını uçmak için kullanmadığını kaydediyor. Kevin Pedian, dört kanatlı hayvanla ilgili kesin bir sonuca varılabilmesi için fosillerin derinlemesine incelenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Science et Vie/Nisan 2003 tarihli sayısında yayımlanan araştırma yazısında şöyle deniyor: Kısacası, Çinli uzmanların iddialarının kanıtlanması için hayvanın yeniden oluşturulmuş tasarımı ve aerodinamik simülasyonu gerekiyor. Bu da oldukça zaman alacak bir işlem. Ancak Microraptor’un 125 milyon yıldır beklediği göz önüne alındığında bu konuda zaten pek de acele etmek gerekmiyor...

Dinozorla kuş arasındaki eksik halka

Microraptor gui’nin keşfi kuşları iki ayaklı leşçi dinozorların kategorisine sokuyor; Coelophysis bunların ilk örneklerinden, Tyrannosaurus ise sonuncularından sayılıyor. Orak şeklinde tırnaklara sahip olan Microraptor, tüylü yakın kuzeni Sinomithosaurus gibi dromaeozorlara özgü uzun bir kuyruk da içeriyor. Bu durum Archaeopteryx’in soyağacının hala varsayımlara dayandığının işareti.

Eğimli pistin önemi

Microraptor gui’nin bulunmasından birkaç gün önce Amerikalı ornitolog Kenenth Dial şimdiye kadar kuşlarda hiç görülmemiş bir dizi hareket gözlemlediğini açıklamıştı. Buna göre, keklik palazları son derece eğimli alanlarda koşabilmek için kanatlarından yararlanırlarken, havaya yükselmek için değil tıpkı Formula 1 yarışlarındaki arabaların lastiklerini piste yapıştırmaları gibi ayaklarının yere yapışkanlığını artırmak amacıyla bu yönteme başvuruyorlar. Böylece kuşlar 105 derece eğimli yerlere bile tırmanabiliyorlar!

Kenneth Dial küçük kuşların performanslarının kanat tüylerinin uzunluğuna orantılı olduğunu saptadıktan sonra ‘eğimli koşu’nun uçuşa ön hazırlık olduğu hipotezini ortaya koydu; buna benzer şekilde, küçük dinozorlar da hemen hemen dikey sayılabilecek engelleri tırmanarak av ve avcılar karşısında şanslarını deniyorlardı. Daha sonra da, gelişmesini tamamlamamış kanatlar gittikçe daha uzun sıçrayışları denetlemiş olmalıydı... ‘Ağaç uçuşu’yla ‘koşmadan kaynaklanan uçuş’ arasındaki bu ara hipotez paleontologların ilgisini çekti. Kansas Üniversitesi’nde biyoloji profesörü Richard Prum bu çalışmanın önemli teorik anlamlar içerdiğini kaydetmekle beraber yaşayan hayvanlardan yola çıkarak geliştirilen teorinin fosillerden elde edilen bilgilerin yerini tutamayacağını kaydediyor.

Anadolu'da Güvercinler

Güvercinler, kentlerin vazgeçilmez kuşları… Kaya Güvercini (Columba livia) gibi türlerin yaşamak için kentleri seçmelerinden dolayı en tanınan kuşlar arasında birinciliği onlara vermek doğru olacaktır. Güvercinlerin insanla bu denli içli dışlı olması onlara özel anlamlar yüklenmesine de neden olmuştur. Örneğin Eski Yunan mitolojisinde güzellik ve aşk tanrıçası Aphrodite’yi (Roma’da Venüs) güvercin simgeler. Eski Yunanca’da “peristera” güvercin anlamına gelir. (Farsça’da ise peristo’dur.) Eski Yunan mitolojisinde peristera, Aphrodite’nin yanında dolaşan perilerden biridir.


Bir gün Aphrodite ile Eros çiçek toplamak için yarışıyorlardı. Aphrodite Peristera’nın yardımı ile yarışı kazandı. Eros’un bu müdaheleye canı sıkıldığı için Peristera’yı güvercine dönüştürdü. Bu ve benzeri mitoslar Yunan ve Roma mitolojisinde oldukça sık görülür. Dinsel inanışta da güvercinin farklı bir yeri vardır. Üç büyük dinde de güvercin kendini gösterir. Güvercinle ilgili ilk dinsel bilgiler Tevrat’ta yer alır. Nuh Peygamber, tufanın dinip dinmediğini anlamak için bir güvercin uçurur. Güvercinin ağzında yaşamın sürdüğünü müjdeleyen bir zeytin dalıyla dönmesi onun evrensel barış simgesi olmasına yol açmıştır. Benzer biçimde güvercinin Hıristiyanlıkta da önemli bir yeri vardır. İncil’de Yahya tarafından vaftiz edilen Hz. İsa’nın başına “Kutsal Ruh”un beyaz bir güvercin olarak konduğu anlatılır. Bu nedenle güvercin Kutsal Ruh’un temsilcisidir. İslamiyet’te Hz. Muhammed’in Kureyşlilerden kaçarken Sevr Dağı’nda sığındığı mağaranın girişinin örümcekler tarafından ağla kapatıldığı, bir güvercinin de orda yuva yaparak onu kurtardığı aktarılır. İslamiyet’te aileye bağlılığın simgesi olan güvercin, insanlar arasında gönülden gönüle sevgi taşıyan bir hayvan olarak da bilinir.

Güvercinin bu denli önemle benimsenmesinden dolayı onlara bir çok binada kuş evleri yapılmıştır. Anadolu’daki ilk örnekleri 16. yüzyıldan başlayarak İstanbul, Edirne, Amasya, Konya, Kayseri ve Niğde’deki camilerde, köprülerde, kütüphanelerde ve sivil mimarlık yapılarında görülebilir. Genellikle kursaklarına doldurdukları tahıl tanelerini sindirebilmek için sık sık su içme gereksinimi duyduklarından “su pınarlarının koruyucu kuşu” olarak da anılan güvercinin Anadolu insanı için çok farklı bir yeri daha vardır. Bu önem güvercin gübresinin Anadolu insanı tarafından kullanılmasıdır. Özellikle Kapadokya Bölgesinde görülen binlerce güvercinlik işte bu amaca hizmet eder. Kapadokya Bölgesinde yer alan güvercinlikler genel olarak 19. ve 20.yy’a ait olmasına karşın ender olarak 18. yy’da yapılmış örneklere de rastlama olanağı vardır. Kapadokya’daki güvercinliklerin en küçükleri bile yüzden fazla kuşu barındırabilecek kapasitede ve yedi-sekiz katlı olabilmektedir. Bölgedeki bir başka tip güvercinlik de Bizans Döneminde kilise ve manastır olarak kullanılmış yapıların giriş ve pencere boşluklarının kapatılması ile luşturulanlardır. Bunlar sayesinde kiliselerin duvar resimleri sağlam kalabilmiştir. Çünkü güvercinliklere yılda sadece bir kez güvercin gübresi almak için girilmekte ve daha sonra tekrar bu boşluklar kapatılmaktadır. Güvercinliklerin dış yüzeyleri güvercinlerin yuvaları daha rahat fark edebilmeleri için beyaz renge boyanmıştır.

Bezemeler ise yöre halkının zevkidir. Genellikle geometrik bezekler görülmekle birlikte, hayat ağacı ya da çeşitli hayvanların betimlemeleri de yapılmıştır. Osmanlı döneminde evliliklerde çeyiz olarak verilebilen, halk arasında alınıp satılabilen güvercinler günümüzde de yaygın bir gelenek olan “güvercincilik” adıyla yapılmaktadır. Güvercincilik bir merakla başlar ama sonra aşırı tutkuya dönüşür, bir alışkanlık halini alır.

Güvercinler bir çok sanat dalında da sanatçılara esin kaynağı olmuşlar. Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaygın olarak görülen çini sanatında bir çok güvercin tasviri görülmektedir. Aynı şekilde yine Osmanlı Döneminde cam biblo güvercinler dikkat çekici nitelikler taşırlar.

Kuşadası’nda düzenlenen “Altın Güvercin Müzik Yarışması” bazı kuruluşların güvercini amblem olarak seçmesi (Beyaz Güvercin) ve daha bu konuda verilebilecek pek çok örnek güvercinin günümüz Türkiye’sinde eskiden olduğu gibi önemsendiğinin bir göstergesidir. Sanırım kendi kültürümüzde bu kadar önemli yere sahip olan bu kuşlara artık farklı bir gözle bakabiliriz. Ne dersiniz?

Kuş Evreleri ve Kuşlar

Bir vakitler İstanbul�da ahşap yapılarda, saçaklar altında oyma kuş kafeslerini andıran kuş evleri bulunurdu. Bunlara türlü sanat biçimleri verilir, yapıların süsleri olurdu. Bu gün artık İstanbul�un o korkunç yangınlarından sonra bu eserciklere veda etmiş bulunuyoruz. Yalnız yangınların erişemediği taş ve tuğla yapılarda pek azı sağlam kalmak üzere kuş evlerine rastlıyoruz. Bunlar hem yapının süsü hem de kuşlara yapılmış bir hayır eseridir.

Türk yapılarında heykel kabartmalarının yerini alan bu küçük süs evler, yapının en görünür bir yerine konur, bu oyuncak yapı oya ve dantel gibi işlenirdi. Eskiden duvarlarda görülen bu küçük kabartma yapılar büyük yapının küçük bir örneği, planı sanılırdı. Halbuki yapı ile ilişiği olmayan bu güzel motiflerin Türk Sanatı�na mahsus bir hayal mimarisi olduğu unutulmamalıdır.

Yer çekimi hesaba katılmadan üstü geniş altı dar köşkler, camiler, şadırvanlar, sebiller yahut bunların karışımı biçimler, resme kaçan özellikler de alırlar. Böylece mimarlıkla hayal ve fantazinin son basamaklarına ulaşılır, baş aşağı kubbeler (Kimyager Derviş Paşa sokağında Hasan Paşa Medresesi�nde olduğu gibi) daha nice alışılmış biçimler bunlarda görünürdü. Eski hayır sahipleri kuşlara mahsus taş, tuğla yuvalar yapmakla yetinmeyip bunların bir de zarif ve güzel olmasına önem verirlerdi.

Ahmet Haşim, Gurabahane-i Laklakan kitabında, �Bursa�da Haffaflar Çarşısı�nın (YN1) ortasında bir meydan var. Bu meydan malul hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, halkın sadakası ile yaşarlar. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı leylekler kadar amelimanda bir ihtiyar toplanan sadaka parası ile her gün işkembeler alır, onları bu zavallı kuşlara dağıtırdı� diyor.

Müslüman dini, kuşlara özel bir yer ve değer vermiş, hatta Kuran�da Nur Suresi�nde kuşların Tanrı�ya dua ve tesbih eyledikleri zikr edilmiştir. Efsanelere karışmış Tekke-i Murgan�ı Süleyman Peygamber yapmış, dünyanın her tarafından gelen kuşlar bir hafta burada yiyip içip bu peygambere dua ederler, diye bir inanç ta vardır. İstanbul halkı, cami avlularında kuşlara mısır ve buğday verirken bunların, hu ! hu ! diye ses çıkartmalarını Allah adını zikr etmeleri manasında aldıklarından güvercinlere dokunulmazdı. Kumru da böyledir.

Masallarımızda bir genç kız hayvan olma bahtsızlığına düştüğü zaman seçeceği bir yaratık kumrudur. Öyle ki, genç kız üvey anasına yağ götürürken şişesini kırıyor, korkusundan Tanrı�ya yalvarıyor, kumru olmasını diliyor. Duası kabul olunuyor, kumru oluyor. Nuh Tufanı�nın sona ermesinin müjdecisi ağzında zeytin dalı tutan güvercindir. Şark edebiyatında geçen gül ile bülbül efsanesi, hayat ağacı ile can kuşu efsanesinin değişmiş bir şekli olabilir.

Türk Sanatı�nın bir özelliği de dağ gibi büyük eserler yanında gözle görülemeyecek küçük eserlerin bulunuşudur. Bir pirinç tanesi üzerine �Euzübesmele� yazmak ne ise, dev eserlerin duvarları üzerine bir karış büyüklüğünde kapıları, pencereleri, kafesleri, şehnişleri ile birlikte kuş evleri, köşkleri yapmak ta böyledir. Kuşlar yer çekimine karşı geldikleri, yükseklerde dolaştıkları için Tanrı�ya yakın varlıklar olarak düşünülmüşler, kanat takmış güzel kızlar şeklinde göründükleri için de Cennet Kuşu veya Melek adını almışlardır.

Bir vakıtlar günahlarını affettirmek veya sevap kazanmak isteyenler esir azat ederlerdi. Böylece köleler efendilerinin azatlı köleleri olurlardı. Hatta bunlar içinde mevki ve makama geçenler de bulunurdu. (1) Esir azat edemeyenler ise kuş pazarlarından kuş satın alarak azat ederlerdi. Bunlara adak kuşları denirdi. Tuttuğu niyetin yerine geldiğini görenler adadığı sayıda kuş satın alıp, bunları elleri ile havaya salarak �Azat mezat beni Cennet Kapısı�nda gözet� diye bir çeşit celcelutiyeler tekrarlarlardı ki, bunlar çocuk oyunlarına geçmiştir.

Kuşlara ait eserler düşünülecek olunursa, ilkin onların özgürlüğüne engel olan kafesleri hatırlamak gerekir. Bunların gümüşten cami, köşk, sebil, ev biçiminde olanları pek çoktur. Kafes denilince sadece kuşların değil, kadınların da kuşlar gibi kafesler arkasında oldukları unutulamaz. Bir devir kadınlar günahkar gibi saklanır, boyunu bosunu belli eder diye elbisesi bile bile ortaya konulmazdı. Bununla beraber her kuşun bulunduğu yerde kafes olmasa da, her kadının bulunduğu yerde kafes vardı. Kadınların gittiği tekkede, camide, muhallebicide, hatta ortaoyununda...

Asıl burada üzerinde durulması gereken Türk Mimarlığı�nın bugün yüzüstü bırakılan bir yanı kuş evleri veya köşkleridir. Tarihi yapıtlarımızın ciniler ve yazıtlardan sonra akla gelen bir süsü de budur. Hatta tek kabartma süs kuşlara iyilik etmek, sevap kazanmak için yapılmıştır. Bu düşünce bu eserlerde açıkça belirdiği gibi, bu zarif, fakat o nispette dayanıksız bu minyatür köşkler, evcikler, bu yapılarda her şeyden önce yıpranmaktadır. Eski ahşap evlerin bütünü kuşlar için barınak halini aldığı kadar insanlar küçük, büyük yaratıklar, adeta akraba idiler. Evlerin üst kısımlarında hafif yaratıklar, alt kısımlarında ağır yaratıklar. Bu tıpkı Süleyman Peygamber�in resimlerine bakıldığı zaman üstte �ervah-ı latife� nin, uçan meleklerin; altta �ervah-ı sakile�nin, dev ifrit ve zebanilerin göründüğü gibidir.

Evlerde sade görünenler değil görünmeyenler de bulunurdu. Bunlara �iyi saatte olsunlar� denirdi. Bunlar bazen izbe yerlerde kendi kılıklarını alırlar, bazen hayvan veya insan kılıklarına girerlerdi. Bu yüzden eskiler hayvanlara kötü davranmaktan sakınırlardı. Artık modern yapılarda ne görünen ne de görünmeyen yaratıklar yer almak istiyor. Sadece köşe minderde uyuşuk bir kedi, bir kafese hapsolmuş sıkıntıdan çırpınıp feryat eden bir kanarya, bir iskete, bir ispinoz veya flürya...(YN2) İnsanlar apartmanlarda yalnızlıklarıyla başbaşa kaldıklarından o eskiden adından korkup şeker şerbeti döktükleri cinlerin, perilerin dahi hasretini duyuyor. Eskiden cin çarpmış, peri tutmuş insanlara ne çok rastlanırdı. Bugün bunlar artık masalların konuları olmaktan pek ileri gidemiyorlar.

Modern yapılardan kuş evleri kaldırıldığı gibi modern şehirlerden de kuşlar uzaklaştı. Bir zamanlar halkın hayvanlara karşı sevgi ve merhameti bugünkünden daha doğrusu hayvanları koruma kurumlarının kurulmasından önce daha güçlü idi. Üsküdar�daki kediler hastanesi belki de bu saha da dünyanın biricik hastanesiydi. Güzün halk güzel sesli kuşları dinlemek için kuşları bol, manzarası güzel yerlere giderdi. Aslında kuşlar o devrin insanları gibi bahçeli köşkleri, çağlayanları eğlence ve cıvıltı yeri olarak seçerlerdi.

Padişah Sultan Aziz dahi Hidiv Abbas Hilmi Paşa�nın Kanlıca�daki korusuna şafakta bülbül sesi dinlemek üzere giderdi. Böyle bülbülü meşhur yerler olduğu gibi, halk ağaçlar ve kaynak suları ile bezenmiş Flürye�de, Fülürye kuşlarının sesini dinlerdi. O vakıtlar çınarlarla süslü mesire yerinin adı da çıplaklar diyarı olduktan sonra değişti. Florya oldu. Kuş deyince onu dünyamızın üstünde gösteren kanatlar akla gelir. Hatta melekler, kanatlı güzel kızlar şeklinde düşünülürler. Halk geleneklerine göre yemek sofrası açık kaldığı zaman, melekler üzerine kanat gererler, denilirdi. Bu sebepten melekler yorulmasınlar diye sofra yemek yenir yenmez toplanır. Böylece kuşlar ile meleklere arasında bağlantı kurulurdu.

Kuşlar müjdeleyici haber getiren varlıklardır. Hazreti Süleyman�ın Saba Melikesi Belkıs ile haberleşmesi Hut Hut Kuşu (YN3) sayesinde olmuştur. Bu yüzden bir çok yerde kuş resim ve işaretlerine suret gözüyle bakılmazdı. Eski kartpostallarda gagasında mektup ve üzerinde yürek işareti bulunan bir kuş resmi görülürdü. Kuşların her davranışlarına bir mana verildiğinden uçarken insanın üzerine pislemesi dahi uğura, talihe yorulurdu. Kısmete işaret sayılırdı. Hastalıktan kurtulanlar, hasretlisine kavuşanlar, kuşlara yem dağıtırlar, hatta çocuğunun yürümesi, abdestini söylemesi için adaklarda dahi bulunulurdu.

Yine bir vakıtlar Bayezıt Camii meşrutasında o derece kuşlar türemişti ki, İstanbul�un en eski ahşap evine kuşlar evi denmişti. Yakın tarihimizde Ahmet Ziya Akbulut tarafından bu binanın ince ince resimleri yapılmamış olsaydı, bunun da diğer bir çok eski eser gibi unutulacağı muhakkaktı. Daha doğrusu güvercinler bu tarihi binayı köhne bir kuş kafesine çevirdikten, çökecek bir hale soktuktan sonra yıktırılmasına karar verilmiş... Kuş hücumuna uğrayan bu evden sonra kuşlar cami avlusuna taşınmışlardır. Sahaflar çarşısı yanınca kitapçılar kitaplarını Beyazıt Camii iç avlusuna yaymışlardır. Güvercin pislikleriyle lekelenmiş kitaplar işte bu vaktın eserleridir.

İnsanların zaman zaman kuşlara benzemek istemelerinin tarihi pek eskidir. Uçma özenci her milletin masallarında yer alır. Şehnameye göre kuşlar gibi insanların da uçtukları görülür. Keykavus�un uçtuğunu ve sonra düşerek Rüstem tarafından kurtarıldığını yine Şehname�de buluruz. Hele Efrasyap ordusunda cadıların varlığı, yağmur yağdırdıkları ve havalandıkları esatiri olaylardır. Kuşlar masallarda daha doğrusu folklorda yer aldığı gibi tarihte ve sanatta da yer alır. Selçuklarda çifte kartal, Konya Kalesi�nin sembolü, ayrıca atmaca denen çakır cinsinden kuş ta böyledir.

Bugün Osmanlı mimarlığı içinde kuşlara mahsus ilk evcikler yahut kabartmalar Bursa�da görülmekle beraber, bunlar bazan maşallah, kane, ya hıfız, tebarekallah yazılarıyla birleşirler. Yine Bursa�da Beşikciler caddesinde tahtadan dilimli veya çadırımsı, üzerinde yüksek bir alem görülen kuş evi vardır. Bu evcik pencereler sevri kemeriyle Türk Uslubu�nu belirttiği gibi dilimli bir feneri de hatırlatır. Yine Bursa�nın doğusunda Umurbey mahallesinde Çıngıltı sokağında görülen eski bir konağın ön kısmında saçağa yakın bir yerde bulunan kuş evi, bu şehrin en güzel kuş evlerinden biridir. Bunu İstanbul Enstitüsü mecmuasının 5. sayısındaki yazımızda görmek mümkündür.

İstanbul�un hemen her semtinde kuş evleri bulunmakla beraber bunların çoğunluğu bozulmuş harap olmuştur. Perşembe Pazarı�nda bulunan hanlarda görünenlerin çoğu böyledir. Fermeneciler Yokuşu�nde hele Sandalyacılar sokağında, Büyük Yeni Valide Hanı çevresinde yine böyle harap pek çok yıkık dökük evcikler var. Laleli camii çevresi de büyük küçük harap kuşevleriyle doludur. Eski Balık Pazarı, Yemiş iskelesi ve tahmis�te kuş evlerinin türlü biçimlerine rastlanır. Pek çok kuş evleri arasında eşine az rastlanan güzel eserlerden biri de Müftü Hoca Feyzullah Efendi Medresesi�nde görülen nispeten sağlam kalmış bir kuş evidir. Bu medrese kitabesinde 1112 de tamamlandığına dair bir kayıt var. Bu eser Millet kütüphanesi adıyla anılan Ali Emiri Kütüphanesidir. Duvar üzerinde iki karış büyüklüğünde bir hayal mimariye neler sığdırılmıştır. Türk mimarlığının yer çekimi zorunluluğu ortadan kalkınca, erişilemez özelliklere varmış olduğu kolaylıkla anlaşılıyor.

Kuş evleri içinde sülüs �Maşallah� yazısı, çiçek ve resimlerle bezenmiş harap bir kuş evi Yeni valide Hanı�ndadır. Ne yazık ki burada görülenler bu eserin son kalıntılarıdır. Bu muhteşem eser kuş evi kendinden pek çok şeyler kaybetmiştir. Üzerinde 1177 tarihi okunan bu kuş evinde kuşlara, güvercinlere ayrı ayrı yerler, yuvalar yapılmıştır. Aynı medresenin diğer duvarlarında görünen kuş evleri yıpranmış, bunlardan bir şey kalmamıştır.

Bir de Darphani-i Amire binasında görünen ve yüksek bir şatoyu andıran zarif kuş evi de örnek eser olabilir. Bu kat kat iç içe ve olağanüstü bir mimari kompozisyonudur. Belki de bu çeşitlerin en kıymetli örneğidir. Bu eserde klasik mimarinin ötesinde romantizme vuran bir hayal, bir masal mimari buluruz. Basamak basamak yükselen bu yapıda başlangıç ve bitiş diğer kuş evlerinden ayrı bir özelliktedir. Bu eser kuşlar için düşünülen ve yapılan eserlerin onlara en yakını, en uygunu da denebilir. Bunları yapan sanatçılar bilinmiyor. Aslında halk eserlerinin hemen pek çoğunda imza yoktur. Bunlar da böyle. Adsız, fakat gerçek sanatçıların eserleri. Alçak gönüllülüğü sanattan üstün tutan kimselerin eserleri...

(1) Her ne kadar kölelikten yükselenler olmuşsa da latife yoluyla da olsa bunlara takılanlar bulunurdu. Nitekim; �Kölelikten müezzin olmaz minareyi yıkar sesiyle, Halayıktan kadın olmaz kurnayı kırar tasıyla� denilirdi.

Yazan: Malik Aksel

Yayına Hazırlayanın Notu: Bu yazı Türk Folklor Araştırmaları Dergisi sayı 225�de Nisan 1968 tarihinde yayınlanmıştır. Yazı aslına tamamen sadık kalınarak buraya aktarılmıştır. Sadece 3 başlık yayınlayanın notu olarak aşağıya eklenmiştir.

İstanbul'da Kuşçuluk

Kuşçuluk tabiri Türkiye'de çeşitli devirlerde farklı anlamlar taşımıştır. Osmanlı Devletinin klasik örgütlenmesinin yürürlükte olduğu daha eski devirlerde kuşçu adı daha çok doğan, atmaca gibi yırtıcı kuşları yakalayıp evcilleştirerek bunlarla av yapanlara verilirdi. Padişahın avlanması için av kuşları temin edip besleyen doğancılar önceleri yeniçeri ocağına bağlıyken daha sonra enderun halkına dahil edilmişler ve 17. yüzyılın sonuna kadar faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. 19. yüzyıl sonlarında ise İstanbul'da kuşçu tabiriyle saka, florya gibi çeşitli ötücükuşları kafeste besleyen meraklılar kast edilmekteydi.

Klasik devrin kuşçuları hakkında baznamelerden, fermanlardan, tahrir defterlerinden bilgi edinmek mümkündür, fakat yakın geçmişin kuşçuları hakkında bazı edebiyat eserlerindeki kısa değinmeler dışında hemen hiçbir yazılı kaynak yoktur. Halbuki kafeste kuş beslemek cumbalı ahşap evli, Arnavut kaldırımı döşeli dar sokaklı eski İstanbul mahallesinin ayrılmaz bir parçasıydı. Evlerin çoğunda küçük bir tahta kafes içinde bir sakakuşu beslenir, güzel havalarda kafesleri cumba önlerine asılan sakaların birbirlerine seslenmeleri sokağı şenlendirirdi. Güzün bostanlarda, mezarlıklarda kuş tutmak eski İstanbul'da çocuk olmanın icaplarındandı. Bu çocukların çoğu büyüyünce bu hevesi terk eder, pek pek evinde bir sakakuşu bulundururdu. Ancak bir bölümü bir avuç yem karşılığında tatlı ötüşleriyle sahibini engin kırlara, ormanlara götüren bu küçük yaratıklara bir ömür boyu sürecek bir tutkuyla bağlanırdı. İşte kuşçular bunlardı.

Günümüzde hızla yok olan bu geleneğin incelemeye değer olması yalnızca eski hayatımızda yer almış olmasından kaynaklanmıyor. Kuşçular yüzyıllar içinde, ilgilendikleri kuşlar hakkında kısmen öznel olan, kısmen hurafe niteliği taşıyan, fakat çoğunlukla da günümüzün bilimi tarafından doğrulanan bir bilgi dağarcığı oluşturmuşlardı. Dolayısıyla kuşçuluk yalnızca eski hayatımızın bir parçasını oluşturduğu için değil, bu bilgi dağarcığı ve etrafında oluşan renkli kültür sebebiyle de incelenmeye değer.

Bugün İstanbul'da kuşçuluk can çekişmektedir. Şehrin ortasındaki ve çevresindeki yeşil alanların ortadan kalkması, eski mahalle dokusunun kaybolması ve geleneksel kültürden uzaklaşılması ile kuşçuluk da İstanbul hayatındaki yerini hızla kaybetmiştir. Bununla beraber, özellikle eski toplumsal ilişkilerin kısmen de olsa korunabildiği semtlerde olmak üzere, kuşçuluk kültürünün son nesli hâlâ ayaktadır.

Kuşçuluk belirli yabanî kuşların yakalanması, kafeste beslenmesi ve ötüm zamanı genellikle kuşçu kahvelerinde toplanılarak kuşların karşılıklı öttürülmesi faaliyetlerini içerir. Kuşçuların en çok beslediği kuşlar sakakuşu (Carduelis carduelis} ve floryadır (Carduelis chloris). İspinoz (Fringilla coelebs) ve iskete (Carduelis spinus) daha az beslenen kuşlardır. Bu dört tür de ötücükuşlar (Passeriformes) takımının Fringillidae familyasından, tohum yiyerek beslenen kuşlardır.

Sakakuşu 12 cm uzunluğundadır. Sırtı ve yanları kestane, karnı beyazdır. Yüzünde parlak kırmızı bir maske vardır. Maskeyi krem rengi bir şerit çevreler. Bu şerit de siyah bir hilâlle sırttan ayrılır. Kanatları ve kuyruğu siyahtır. Kanatlarının ortasında parlak sarı, enli bir şerit yer alır. Dişi erkeğe benzer, fakat daha ufak ve donuk renklidir. Avrupa, Orta Asya'nın batı kesimi, İran, Anadolu, Kafkasya ve Doğu ve Güney Akdeniz kıyı şeridinde ürer. Üreme mevsiminde ağaçlık çayırlarda, özellikle bahçelerde bulunur. Sık ormanlarda ve yükseklerde bulunmaz. Bir ağaca kurduğu yuvası yerden 4 ilâ 10 m yüksektedir. Dişi 4-6 yumurta yumurtlar ve bir üreme mevsiminde 2-3, ender olarak 4 kere kuluçkaya yatar. Sakakuşunun adının kökeni ilginçtir. Parlak renkleri, güzel ötüşü ve kafeste kolay beslenebilmesi sebebiyle sakakuşunun çok eski dönemlerden beri kafeste beslendiği bilinmektedir. Doğada sakakuşunun yuva yapmak ya da besin elde etmek için küçük dalları iki ayağı ile tünediği zemine kıstırıp kendine doğru çekebildiği gözlenmektedir. Ortaçağda sakakuşunun bu özelliğinin keşfedildiği ve bunun bir seyir haline getirildiği bilinmektedir. Kafeste beslenen sakanın içme suyu küçük bir kap içine konarak kap tüneğe bağlandıktan sonra kafesin dışına sarkıtılmaktadır. Sakakuşu susayınca doğal yeteneğini kullanarak su kabinin ipini ayaklarıyla çekip kabı tünek hizasına getirmekte ve suyu içmektedir. Bu özelliği sakakuşunun sakalık, yani su satıcılığı mesleğinin adıyla anılmasına yol açmıştır.

Florya 15 cm uzunluğunda olup sakaya göre dahi iri yapılıdır. Rengi genel olarak kirli yeşildir. Erkeğinin göğsü sarımtırak , kuyruk ve kanat kenarları limon sarısıdır. Dişi belirgin biçimde ufak ve kahverengi-yeşildir. Floryanın üreme bölgesi de hemen hemen sakanınkiyle aynıdır. Florya da sakakuşu gibi ağaçlık çayırlarda, bahçelerde bulunduğu gibi sakanın pek tercih etmediği orman kenarlarında da görülür. Florya yuvasını genellikle saka gibi yükseğe yapmaz, fakat sık çalıların arasına yaptığı yuvasını iyi gizler. Dişi 4-6 yumurta yapar ve bir mevsimde 2-3, ender olarak 4 kere kuluçkaya yatar. Florya adı Rumca yeşil anlamına gelen floros kelimesinden gelir Eski kuşçuların çoğu florya yerine flürye de derler. Saka ve floryalar üreme mevsiminde genellikle bir bölgede birbirine yakın olarak yuva yapan topluluklar halinde bulunurlar. Fakat bu dönemde çiftler arasında fazla bir etkileşim olmaz. Güz başında üreme mevsiminin sona ermesiyle kuşlar sürüler oluşturarak üreme bölgelerini terk etmeye başlarlar ve gelecek bahara kadar sürü halinde yaşarlar. Saka ve florya tam anlamıyla göçmen kuş değildir. Yani leylekler ya da kırlangıçlar gibi hayat şartları nasıl olursa olsun, her yıl belli bir dönemde ılıman kuşaktaki üreme bölgelerini terk ederek tropikal ya da yarı-tropikal bölgelere göç etmezler. Göç hareketleri çok daha kısa mesafelidir ve hava şartları tarafından belirlenir. Meselâ İstanbul civarında yakalanan kuşların çoğu Balkanlar, daha az olarak Orta Avrupa'nın güneydoğusu ve Ukrayna'dan gelmektedir.

Kuşçuluk faaliyetleri kuşların biyolojisine göre bir yıllık bir çevrim izler. Çevrim Ekimin ortasıyla Kasım sonu arasında kuşların yakalanmasıyla başlar. 1950'lere kadar en çok ökseyle kuş tutulurdu. Ökseotu {Viscum album) ağaçların dal ve gövdelerinde biten ve üzerinde bulunduğu ağacın özsuyunu emerek beslenen, çalı biçiminde asalak bir bitkidir. Ökseotunun tohumlarının kaynatılmasıyla elde edilen son derece yapışkan maddeye de ökse denir. İstanbul kuşçularına göre ökse kahverengi ökse ve yeşil ökse olarak ikiye ayrılır. Türkiye'de bulunanı kahverengi ökse olup kalitesizdir. Yeşil ökse ise geleneksel olarak Yunanistan'dan gelmektedir. Limon ağacının Türkiye'de yaygınlaşmasına kadar Türkiye'ye Yunanistan'ın Ege adalarından, özellikle de Sakız Adasından limon gelirdi. Gemilerle gelen limon Haliç'te Yemiş İskelesine indirilirdi. İstanbul kuşçularına yeşil ökseyi de Sakızlı Rumlar limon gemilerinde getirirmiş Beyrut'ta da yeşil ökse olduğu söyleniyor.

Ökseyle kuş tutmak için önce ökse kuru kızılcık çubuklarına sürülür. Çubuklar yaş olursa ökse kesilir, yani yapışkanlığı ortadan kalkar. Ökse sürülen çubuklar "dikse" denen yapraklı bir dala ya da çalıya raptedilir. Dikse yapraksız olursa ökseli çubuklar güneşte parladığı için dikseye konan kuşlar ürküp kaçabilir. Dikse kuşların geçit yapmasına uygun, daha iyisi kuşların geçit yaptığı bilinen bir açık araziye, tercihan bir tümseğin ya da tepeciğin üzerine dikilir. Diksenin etrafına kafesler içinde yakalanmak istenen türden 3-4 kuş yerleştirilir. Güz ve kış aylarında sürüler halinde yaşayan sakakuşu ve benzerleri sürünün toplu halde hareket etmesi sırasında dağılmamasını sağlamak için sürekli olarak kısa bir ötüşle birbirleriyle haberleşirler. Diksenin etrafına yerleştirilen ve "çığırtkan" denen bu kuşlar uzaktan yaklaşan sürüyü işitince öterek hemcinslerine cevap vermeye başlarlar. Bunu duyan sürü de güvenli bir yer olduğunu zannederek dikseye iner. Yalnız çığırtkanların insana alışmış "eski" kuşlar olmaları gerekir; eğer henüz insana alışmamış kuşlar kullanılırsa bunlar uyarı ötüşü vererek sürüyü kaçırırlar. Kuşlar dikseye kondukdan sonra bir bölümü ökseli çubuklara yakalanır. Ökseye tutulan kuş başaşağı döner. Kuşçular da ökseyi tükürükle veya suyla çözerek kuşları birer birer toplarlar. Ökseli kızılcık çubukları 7-8 yıl kullanılabilir. Fazla nemde bozulur. Ökse kurursa şekerli su veya rakıyla ıslatılır.

1950'lerde Yunanistan'dan ökse getirmenin artık mümkün olmaması üzerine (muhtemelen Yunanistan'dan limon ithaline gerek kalmamasından dolayı) ağla kuş tutmak yaygınlaştı. Bu yöntemde yine diğer usuldeki gibi yer seçimi yapılır. Ortaya saka tutulacaksa sakadikeni, florya tutulacaksa sap ayçiçeği konur. Bu bitkinin tohumları bu kuşların doğada en severek yedikleri besinlerdir. Yanına ''patalya (veya petelye) değneği" denen, çatal uçlu bir değnek dikilir. Her çatala "patalya" denen bir kuş, kanatlarının altından ve sırtından geçen ve "gömlek" adı verilen bir bez kuşaktan bağlanır. Gergi ipleriyle gerili olan ağ ise çekilince bu bölgenin üzerine kapanacak biçimde yere kurulur. Ağın etrafına yine kafesler içinde çığırtkanlar yerleştirilir. Uzaktan sürü görününce patalya değneği ipinden çekilerek patalyaların çırpınması sağlanır. Amaç sürünün dikkatini çekmek ve onlarda içgüdüsel olarak mevcut bulunan hemcinslerinin yanma konma isteğini uyandırmaktır. Sürü dikenlere konduğu zaman çeki ipiyle ağ çekilerek kuşlar yakalanır.

Kuş tutmada en çok toprağa çakılan dokuz kazıkla raptedilip gerildiği için "dokuz kazık" denen dikdörtgen ağ kullanılır. Bu ağın kurulmasının mümkün olmadığı dar yerlerde ise dört veya beş kazıkla tutturulan, üçgen şeklindeki "muska ağ" kullanılır. Kuş ağları sardalya gözü balık ağından torlu olarak yapılır.

İstanbul'da eskiden kuş tutulan yerlerin başında Yenibahçe bölgesi geliyordu. Bugün adı bile unutulmak üzere olan Yenibahçe, Bayrampaşa (Likos) Deresinin Edirnekapı ile Topkapı arasında surlardan içeri girdiği kesimden dere yatağı boyunca Aksaray'a doğru uzanan ve büyük bölümü bahçe ve bostanlarla kaplı olan bir bölgeydi. Bu yeşil örtünün arsasına serpiştirilmiş, çoğu bostancı Arnavutlara ait evler de vardı. 1955'te Vatan Caddesi'nin açılması sırasında dere yatağı ve bostanlar büyük ölçüde tahrip edilerek Yenibahçe ortadan kaldırıldı. Bugün o bostanların yerleri Vatan Caddesi, Emlâk Bankası apartmanları, Karayolları Lojmanları, Emniyet Müdürlüğü vs. tarafından işgal ediliyor. 1930'lar-50'ler arasında Kuşçu Yakup'un Yenibahçe'deki bahçesinde baharda ve yazın kuş öttürülür, güzün kuş tutulurmuş. Yenibahçe dışında sur içinde Altımermer ve Sultanselim'deki çukurbostanlarda, yani eski Bizans sarnıçlarında, sur dışında Mevlânakapı ilerisinde Anastos'un bostanında, Edirnekapı'dan Yedikule'ye uzanan mezarlıklarda, Çırpıcı Çayırı yakınında Cevizlibağ'da kuş tutulurmuş. Üsküdar tarafında ise Seyidahmet Deresi, Çamlıca, Toygartepe, Karacaahmet başlıca kuş tutma yerleriydi.

Kümes Malzemeleri


Gösteri Kafesi:
Revir, eşhane ve pırıltı kafesi olarakta kullanılabilir. Galvenizli telden yapılmıştır. Üstten kapaklıdır.





Mamalıklar:
Plastik mamalıklar özel yemleme, mineral verme ve gösteri kafeslerinde kullanılır. Geçme kancalıdır.





Mineral:
Güvercin sağlığı için vazgeçilmez olan mineraller aynı zamanda sindirim taşı görevini yaparlar.





Suluklar:
5 Lt'lik ve 2,5 Lt.lik olmak üzere iki çeşittir. Güvercinler için üretildiğinden su haznesine yabancı madde almayacak şekilde tasarlanmıştır.





Taban Izgarası:
Sağlıklı güvercinler için vazgeçilmez olan taban ızgaraları uzun ömürlüdür ve kolay temizlenir.





Bekar Tünekleri:
Eşsiz güvercinler ve yavrular için üretilmiştir. Özel tasarımı sayesinde tüy kirlenmelerini ve tünek kavgalarını önler.





Yemlik:
Ahşaptan üretilmiş yemlikler üstündeki pırdöndü sayesinde güvercinlerin konmasına olanak vermeyecek biçimde tasarlanmıştır.





Yuva Izgarası:
Yuvalıkların altına konarak kullanılan özel ızgaralar güvercin dışkısını ve kuşsütü artıklarını ulaşılamaz kılar.





Yuvalık:
Plastikten mamül yuvalıklar yumurta zaiyatını önler ve yuvada hijyen sağlar. Temizlenmesi hızlı ve kolaydır.







Kuş Deneyimi

Yemek, banyo, uçurma gibi işlemleri devamlı aynı vakitlerde yaparak bir düzene sokmanız gereklidir. Kuşlarınızın performanslarını devamlı yüksek tutmak için antrenman çok önemlidir.

Sakatlıklara sebebiyet vermemek için özellikle yavrularınızın ayaklarını temiz tutun. Kümesinize hastalığı hiç sokmayın. Teşhisi ve tedavisi sanıldığından çok daha zor olmaktadır.

Eşleşmeden yaklaşık bir hafta sonra genelde bir gün arayla yumurtlanan iki yumurta 17-19 gün sonra kırılır. Yumurta ilk yumurtlandığında 15 gram kadardır. Yavrular 11 gram kadar doğarlar. 7. günde ağırlıkları 70, 14. günde 170 g.a kadar ulaşır. Yavrular 20 günlük olduğunda önlerine yem konulmalı ve yemi görmelidirler. 24-25 günlükken konulan yemleri yemeğe başlamaktadırlar. 28 günlükken yavrular ana babalarından ayrılmalıdırlar. Farklı bir yerde önlerinde her zaman yem ve taze su bulundurulmalı ve diğer kuşlar yemlenirken aralarına katılmalıdır. Yaklaşık 15 gün sonra diğer kuşların arasına konulabilirler. Yeme düştükten sonra yavrular kart kuşlarla kovalanmaya başlanır. Oyuna girene kadar günde 3-4 kere 4 lü gruplarla uçurulur. Yavrular taklaya girdiğinde saati uzatmaya ve hava oyunlarına başlarlar. 1-2 hafta süren bu dönemde çekmeye başlarlar. Sonra sineğe çıkar ve nefesleri açılır. Sonra ayrı uçmaya başlarlar ve alçalırlar, evin üzerine gelip çekmeye başlarlar. O zaman teke düşmüş demektir, günde 1 kere tek uçurulur. Grupla uçurulursa kendini uçuşa verir, oyuna gelmez.. Yavrular 4 aylık olduklarında yumurta vermeye başlayabiliyorlar.

İlkbaharda çıkan yavrular tüye geç gireceğinden daha iyi olurlar..

Yemleme akşamları olmak üzere bir kere yapılmalıdır. Yavrulu anaçlara sabahta yem verilmelidir. Ancak takip edilmeden yuvaya konulan yemler diğer kuşları da yuvaya çekmekte ve yavrular ezilerek veya dövülerek ölebilmektedir.

Salmalar mümkün olduğunca fazla havalandırılmalıdırlar. Salmamda ısıtma sistemi olduğu için rahat oluyorum. Kışın ortalama sıcaklığı 12 derece olmakta.

Tabana serilen kum sağlıksız olduğundan salmamın tabanına iki kat kalın boya naylonlarından serdim. Süpürmesi çok kolay olmakta ve ayda bir dezenfektanla bütün salmamı, tabanı dahil silmekteyim. Karbon tozu çok etkilidir ve sanıyorum yakında herkesce vazgeçilmez olacaktır.

Yemleri buğday ağırlıklı olmak üzere mercimek yulaf, arpa, fiy, kırarak fasulye ve genelde konserve bezelye ve ufak yüzdelerle de çekirdek, kenevir ve keten veriyorum. Pirinç ishali kesebilmektedir.İshal durumunda çekirdek ve keneviri hemen kesmek gerekiyor. Bir miktar tuz ve toz şekeri her hafta yemliklerinde bulundurarak yemelerini sağlıyorum. Yumurta kabuğunu ufalayarak sık sık vermek faydalı oluyor. Tüy döneminde de kavun çekirdeği ve haftada 1 yeşillik veriyorum.

Fasülye tam bir kalsiyum deposu ve protein açısından zengin ve yumurta kalitesini arttıran fosfor bulunan mercimek özellikle yavru verimi ve tüy döneminde çok gerekli. Yumurta kabuğu gelişim için gerekli olan A,D,E vitaminleri içermektedir. Bezelyede direnç arttırıcı C vitamini bulunmaktadır. Enerji ihtiyaçlarını karşılamak için buğday, mısır ve bezelye verilir.

Çiftleştirmek için hazırladığınız bir çift güvercin onları bir araya koymadan yaklaşık 2 hafta önce düşük kalorili bir diyete ihtiyaç duyarlar, çiftleştirmeden bir hafta önce yüksek proteinli diyet uygulanmalıdır ve günlük öğünlerinde yeteri kadar tuz, kalsiyum, diğer maineraller ve gerekli vitaminleri aldıklarından emin olun. Dengeli beslenme çok önemlidir. Bir çok çiftleşen dişi kalsiyum eksikliğinden sakatlanır, kandaki yağ oranı yükselir ve stres altındaki kuşta tehlikeli durumlar yaratabilir. Dolayısıyla çiftleşme yemlerine çok yağlı olan çekirdek koymayın..

Kuşlarınıza sarımsak, aspirin gibi şeyler vermeyin.. Şehrinizdeki bir veterinerde tahlillerini yaptırarak sonuca göre tedaviye başlayın..

Güvercinler yediklerini hazmedebilmek için ince çakıla ihtiyaç duyarlar. İnce çakıl taşlığında birikerek sürtünme yoluyla yediklerini hazmetmesine yardımcı olur. Deniz yosunu; değerli bir protein,vitamin ve minarel kaynağıdır. Kaliteli tüy oluşumunda önemli katkıları vardır. Kırmızı kil; mide rahatsızlıklarına karşı doğal bir ilaçtır ve ishale karşı olumlu etkisi vardır. Kırmızı kil toksik maddeleri bağırsakta bloke eder ve ishali önler. Kömür; ishale karşı etkilidir.

Kışları her gün mineralli güvercin taşı; yazında dışarıdaki kum havuzunu kullanmaktayım. Kışın sularına katılan bal veya pekmez ve verilen bol yem soğuğa karşı çok faydalı olmaktadır. 1 aylık periyotlarla da balık yağı hapı verilebilir. İçme suyuna devamlı bir çay kaşığı kadar elma sirkesi bakterilerin yayılımını önlemede faydalıdır.

Yazın 3-4 günde bir büyük bir leğene; suyu devamlı değiştirerek,banyo suyuna ayda bir kere olmak üzere, sırayla neguvan toz, sirke ve tuz katıyorum, kışın yağış olmadığında ve hava kötü değilse sabah olmak üzere fırsat oldukça banyolarını yaptırıyorum.

Yemlerin dışkılara bulaşmaması için yemlikler kullanılmalıdır. Her gün suları tazelenmeli ve hafta bir suluklar dezenfekte edilmelidir. Yuvalıklar yavrular ve benim için birçok açıdan sağlıklı ve kullanışlı oluyor. Yavrular uçurulmaya başlandığında sabah ve akşam her gün uçurulmalıdır, yoksa oyuna girmeleri gecikmektedirler. Tüy dökme genelde bir kere olur. Sonbaharda tüy dönemi hemen her kuş için aynı dönem olmaktadır. Tüye giren kuşu uçurmamakta ve yaklaşık 10 gün süreyle besiye çekiyorum. Yavrularına iyi bakmayan kuşu kümesinizde tutmayın..

Kuşlar soğukta üşümezler ancak yağmurda ve cereyanda kalmamalıdırlar.

Kış geldiğinde dişi ve erkekleri uygun yerim olmadığından ayırmıyordum, salmam sıcak olduğundan fazla sorun yaratmamakla birlikte fazla yumurtladıklarından artık kanatlarını çırpamaz duruma geldiler. Bu sebeple dişileri-erkekleri ağustos-şubat döneminde ayırın. Damızlıklara bir ayrı yerde bakmak hem uçurmak hem yemlemek konusunda çok faydalı oluyor.

Kaçıp inen kuşu bile kümesinize sokmayın. Eğer kümese girecekse de mutlaka karantinaya alıp sağlık durumunu gözlemleyin.
Kuş fazla olduğu zaman kuşu kaçırma olasılığı da azalmaktadır. 4-5 gün diğer kuşlarla çevreyi tanımasını sağlıyorum ve 4-5 kuşla tek olarak uçurmaya başlıyorum. Parıltıyı inecekleri zaman yem kullanarak istediğim yere inmesini sağlıyorum. Evimin yakınında olan yüksek bloğa inen bazı kuşları oradan kurtarmak için binanın çatısına poşet bağladım ve sorunu çözdüm. Bazı kuşlar uçurmak için kaldırdığımda havalanmayıp salmamın çatısına inmekteydi bir metrelik bir sopanın ucuna taktığım siyah poşet bu sorunu çözmemi sağladı.

Uçan kuşa indiğinde yemek ve su vermeyin...

Mülakat Irkı

Makaracı ırklarımızdan biridir. Ülkemizde �Mülakat� adı ile tanılan bu güvercinler dünya üzerinde, �Mülakat Roller� ve �Mulakat Roller� adı ile bilinmektedirler. Mülakatın çubuklu olan tipine Afyon ilimizde �Aprak� adı verilmektedir. Mülakat, Arapça birleşme, uzlaşma, görüşme anlamına gelen bir kelimedir.


Bu ırka mülakat adı verilmesinin nedeni, Bursa (oynar) ırkımız ile, yabani güvercinlerin (Columba livia) ya da farklı makaracı güvercin ırklarının eşleştirilmeleri sonucu geliştirilmiş olduğu düşünüldüğü içindir. Bu konuda elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. İsim olarak Arapça bir ad taşıması bu birleşmenin muhtemelen Osmanlı devleti dönemlerinde gerçekleşmiş olduğunu düşündürmektedir. Uçuş yeteneklerinin artırılabilmesi için yapılan bu tür melezlemeler belli bir süre sonra ortaya farklı bir ırkın çıkmasına neden olabilmektedir. Günümüzde Mülakat ırkı, Bursa güvercinlerine yakın akraba olan ancak bu ırktan tamamen farklı ayrı bir ırktır. Bazı yetiştiricilerimiz Mülakat ırkını, Bursa ırkının bir renk çeşidi gibi algılamaktadırlar. Bu kesinlikle doğru bir tanımlama değildir. İki farklı ırkı alıp birbiri ile kırdıktan sonra ortaya yeni bir güvercin tipi çıkarmayı becerebildiysek, bu yeni tip eşleştirdiğimiz ırklardan birinin renk tipi olarak algılanamaz. Bu iki ırk akraba olmakla birlikte ayrı genetik yapılara sahiptir.

FİZİKİ ÖZELLİKLERİ

Mülakatlarda kuyruk telek sayısı 12 tanedir ve kuyruk üzeri yağ bezesi bulunur. Bu açıdan Bursa ırkımıza benzer. Nadiren 14 kuyruk telek sayılı mülakatlara da rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra Bursa ırkının kendine özgü fiziksel özelliklerinin bir çoğu Mülakatlarda bulunmaz. Kafa biçimi, gaga biçimi ve rengi, vücut biçimi gibi bir çok temel özellik Mülakatlarda farklıdır. Ayrıca Mülakatlarda ayaklar biraz daha kısa olur. Kısa ayaklı olması mülakatlarda bir tercih nedenidir. Bursa ırkında ise ayaklar daha uzundur. Kanatlarını kuyruk üzerinde taşıyan bu ırkımızda, kanatlarda 7 ye 7 formu ve kuyruk teleklerinde ise tamamının beyaz olması tercih nedenidir. Kırkanatlık ve kuyruk teleklerindeki siyah tüyler istenmeyen özelliklerdir. Gagaları beyaz olanlar ve lekesiz olanları daha çok tutulurlar. Vücutlarının ufak olması istenilen bir durumdur. Mülakatlarda gözler birbirinden farklı olabilmektedir. Gözlerden biri açık diğeri koyu olabileceği gibi, her ikisi de koyu olabilir. Mülakatların kanatlarının üzerinde iki sıra kalem (şerit) bulunur. Kanat ve kuyruk teleklerinin beyaz olması gerekir.

UÇUŞ ÖZELLİKLERİ

Mülakat ırkı bugün sayıca çok azalmıştır. Daha önceleri yaygın olarak yetiştirildikleri Bursa ili ve çevresi ile İstanbul�da artık çok az rastlanmaktadırlar. Mülakat ırkımız da makaracı ırklarımızdan biridir. Uçarken makara yapma özelliklerinin iyi olduğu belirtilmektedir. Diğer makaracı ırklarımız gibi uzun ve yüksek uçma özelliklerine sahiptirler. Çabuk ve süratli yükselebilme özellikleri ile daha alçak mesafelerde makara yapabilmeleri dikkat çekicidir. Yuvasına bağlılıkları, pırıltıya duyarlı olmamaları ve uzak mesafelerden yuvalarını bulabilmeleri mülakatları değer verilen bir ırk haline getirmiştir. Bu özellikleri ile diğer makaracı ırklarımızdan ayrı bir yere sahip oldukları söylenebilir.

RENK ÇEŞİTLERİ

Mülakatlarda temel renk mavidir. Ancak mavinin farklı tonları bulunmaktadır. Mülakat renklerini 4 ana başlık altında toplayabiliriz.

Koyu mavi (Dumanlı)
Açık mavi (Nalbant)
Çinili (Çakmaklı, Kirli)
Zeytuni

Nalbant olarak adlandırılan renk tipinde genellikle kafayı tam ortadan ikiye ayıran bir hat bulunur. Bu hattın bir yanı mavi diğer yanı beyazdır. Ayrıca bu güvercinlerde karın altı da büyük oranda beyaz olur. Kestane biçimli olarak nitelendirilen kafa şekline sahiptirler. Alın yapıları diğer mülakatlara göre biraz daha çıkıktır. Nalbantlarda gözler açık renklidir.

Ankut Irkı

Ülkemizde gut, gud, kut gibi adlarla da anılmaktadırlar. Dünyada “Ankut Trumpeter” ya da “Ankhut Trumpeter” adı ile bilinen bu güvercinler yurdumuzda genel olarak ankut adı ile bilinirler.


Köken olarak Orta Asya Türkmenistan kaynaklı olan bu güvercinler, bizim yerli ırklarımızdan olmakla birlikte, Türklerin göçleri ile birlikte dünyaya yayılmışlardır. Bu göçler tek bir tarihte ve tek bir yöne olmayıp farklı zaman dilimlerinde farklı bölgelere yönelmiştir. Bu bakımdan ankut ırkı güvercinler de Ortadoğu’dan, Rusya’ya ve Anadolu’nun içlerinden Avrupa’ya kadar dağılmışlardır.

Türk toplumunda ankut güvercinlerinin özel bir yeri ve önemi vardır. Bunun en önemli nedeni İslam dininin kurucusu Hz Muhammet’in halifelerinden Hz Ali’nin bu güvercinlerden beslemiş olmasıdır. Evliya Çelebi, Hz. Ali’nin de “kırmızı çatal ibikli çakşırlı güvercin” beslediğini ve bu bakımdan bunları beslemenin sünnet olduğu yazmaktadır. Burada bahsedilen güvercinler bizim bugün “ankut” adı ile adlandırdığımız kuşlardır. Çatal ibikten kastedilen şey çift tepedir. ( takka, perçem ) Çakşır ise paça ( tozluk ) anlamındadır.Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde, Peygamberimizin torunu ve Hz Ali’nin oğlu olan ve 680 yılında Kerbela’da öldürülen İmam Hüseyin’in atmaca ve doğan avladığı, ayrıca çakşırlı (paçalı) kut güvercin beslediği yazılıdır. Evliya çelebi bu bakımdan 1638 yılında, İstanbul’da kuşu kuş ile avlayan avcıların, pirimiz İmam Hüseyin’dir dediklerini belirtiyor. Gene Evliya Çelebinin belirttiğine göre ankutların, sadekut, taçlıkut, çakşırlıkut ( paçalı ) gibi çeşitleri bulunmaktadır.

Urfa’da günümüzde ankutların uğurlu olduğuna inanılıyor. Bu inanış kaynağını çok eskilerden almaktadır. Hz Eyüp’ün mağarasında beslediği bilinen bu güvercinlerin, halk arasında çocuğu olmayan kadınlara uğur getirdiği ve hatta gece uykusunda korkan kadınların dertlerine deva olduğu söyleniyor. Hz Eyüp, cüzzam hastalığına yakalandığı için bir mağaraya çekilmiş ve yaşamını burada devam ettirmiştir. Kendisine burada eşi bakmıştır. Hz Eyüp’ün bu mağarada Ankut ırkı güvercinler yetiştirdiği bilinmektedir. Günümüzde bu mağara, Şanlıurfa ilimizin 2 Km kadar güneyinde, Eyyubi mahallesinde bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Halk arasında bir şifa yeri olarak kabul görmekte ve ziyaret edilmektedir.Ankut ırkımızın toplumumuzda böylesine derin ve köklü bir yeri olmasına ve bu kuşları beslemenin dinen sünnet sayılmasına karşın, son dönemde bu ırkı yetiştirenlerin sayıca azalması sonucu bu ırkımız artık ciddi şekilde yok olmuştur. Bu gün daha çok Doğu ve Güneydoğu illerimizde ve özellikle de Diyarbakır’da bulunurlar. Nevşehir’de de yetiştirildiklerini Konya’lı kuşçu arkadaşlardan öğrendim. Nesli tehlikede olan ırklarımızdan biridir. Acilen korunması gerekmektedir. Bugün kuş pazarlarında ara sıra gördüğüm ankutlar, form olarak bozuk bir yapıdadır. Büyük olasılıkla bunlar kırma kuşlardır. Bu tür kırmalarda en dikkat çekici fiziksel özellikler, paçaların olması gereken uzunlukta ve şekilde olmamaları, ön tepe ve takkanın düzgün bir yapıda olmaması, kuşun genel renginin parlak ve canlı olmaması, renklerinin solukluğu ve karışık renkli olabilmeleridir.

Ülkemizin dışında Rusya’da da yetiştirilmektedirler. Bugün bizim değerini bilemediğimiz ankutlara Ruslar, sahip çıkmaktadırlar. Ancak çeşitli Rus kaynaklarında, Russian Trumpeter ( Russian Barabanshik ) ve Bokhara Trumpeter ( Bokharski Barabanshik ) adları ile bilinen Rus trumpeter ırklarının kökeninin ankut ırkı olduğu belirtilmektedir.Dünyada “Ankut Trumpeter” ya da “Ankhut Trumpeter” adı ile bilinen bu güvercinler uçuş kuşu değildirler. Takla atma ve oyun gibi özellikleri yoktur. Uçurulduklarında fazla uçmadan konarlar. Bu nedenle yuva içinde ve bahçelerde form güzellikleri için beslenirler. Bir tür süs kuşu olan bu güvercinlerin en önemli özellikleri, “dem çekme” adı verilen ötüş şekilleridir. Yetiştiriciler arasında, dem çekme özellikleri ve sürelerine göre değer biçilirler. Dem çekişleri dikkat çekicidir. İyi dem çeken bir ankut güvercininin en az 40 – 45 dakika kadar dem çekmesi aranan bir özelliktir. Ankut ırkı tek renk olarak karşımıza gelmektedir. Kızıla çalan kahverengi tonda bir renkleri vardır. Bu renk tonu açık ya da biraz daha koyu olabilmektedir. Ancak renk canlı olmalıdır. Bir de “Ala gut” adı verilen bir rengi daha bulunmaktadır. Bu renkte kanatlar beyaz diğer taraflar kızıl - kahverengidir. “Kamış paça” tabir edilen tarzda uzun ve geriye doğru kıvrık şekilde paçalı olurlar. Paçasız olanı yoktur. Çift tepelidirler. Kafanın önünde düzgün bir perçem, arkada ise düzgün bir takka bulunmalıdır. Tepesiz olanlarına nadiren rastlanmaktadır. Bunlar kırma kuşlar olup değersizdirler. Gagaları normalden biraz uzun olur. Vücutları normal güvercinlere göre biraz daha büyüktür.

Ülkemizde dem çekme özelliği olan diğer güvercin ırkları arasında, demkeş ve kumru gibi ırklarımız da vardır. Kahverengi demkeşle, ankut birbirine benzerler. Demkeş biraz daha iri vücutludur. Ancak her iki ırkın ötüş şekilleri ( kuğurmaları ) birbirinden farklıdır. Konya yöresinde ankut ve demkeş güvercinlerinin, ahırlardaki örümcekleri yedikleri düşünülmektedir. Bu bakımdan bu güvercinlere bu bölgemizde “ahır kuşu” adı verilmektedir. Ankut ırkımız bugün süratle yok olmaktadır. Korunması için acilen önlemler almak gerekmektedir. Bu konuda tek tek yetiştiricilere de görevler düştüğü gibi, daha çok yerel yönetimler ve belediyelerin bu konuda duyarlı davranması gerektiği inancındayım. Bu gün birçok belediye kendi yerel dokusunu korumaya, otantik değerlerini yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Kaybolmaya başlayan güvercin ırklarımız için de aynı duyarlılığın gösterilmesi gerekmektedir.